İnsan ve Yaşam

Yarım Kalmışlıklar

Yarım Kalmışlıklar Üzerine İki Kelime

Yarım Kalmışlıklar Üzerine

Fransızca aşkım. Ergenliğimde pek çok insan gibi ben de Fransızca’nın taşlann arasından akıp giden bir akarsu gibi dağılan sşs özell{einde etkilenmiş, Fransızca kursuna başlamıştım.

Fransız filmlerine sarmıştım deliler gibi. Kendime pek çok ben gibi Fransa hayranı arkadaş edinmiştim. Bilin bakalım ne oldu? Tabi ki de yanm kaldı bu Fransızca aşkı da. Şu an orada burada gördüğüm fransızca kelimeler bana bu garip dönemimi hatırlatır ya, üzülü­rüm geçip gitmesine.

– Popüler olan her yer gibi mahvolmadan hemen önce, ailecek Alaçatı’da geçirdiğimiz yazlar… Ne kadar büyüsek de büyüyelim, kar­deşimle her seferinde denize ikinci girene yaptığımız dönüşümlü iş­kenceler, akşam ailecek yenen yemekler, bol gürültülü patırtılı; ancak bir o kadar da güzel. Tuhaf bir biçimde ailemizin bütünlüğünü belki de en son o tatillerde hatırlıyorum, sonrasında annem ve babamın ayrılığı, kız kardeşimin ergenliğiyle birlikte iyice alakasız dört birey olup çıktık. Aile dediğin şey yanm kalır mı? Kalıyormuş demek ki…

Ve D., bütün yarım kalmışlıkların en büyüğü, en yarımı. Bugün gideli tam 6 sene olmuş, yine de parfümünün kokusu burnumda. Hazırlanan kahvaltılar, ça­lışılan dersler, edilen danslar, kavgalar, gürültüler.. Bir bıçakla kesilmiş kadar keskin hala uçları, bütünden zorla koparılmış, etrafı kanayan, başka hiç bir yere uy­mayacak, ama kendi başına da bir o kadar anlamsız kocaman bir yarım.. Zamanla ufal­masını bekledim, ancak ufalıp ufalıp ayakkabının içindeki bir taş kadar olabilir ancak, yine de rahatsız eder her adımımda beni.

Düşünce düşünceyi açtı, kendimle baş başa muhabbetlerimde hep olduğu gibi konunun ona gelme­siyle iç sıkıntısıyla kendimden geçmişim ki, ağzımda acı bir tatla sabahın yedisinde uyandım.

İşe geç kâlmamak için hızla giyindim, ağzımdaki acı tadı acı bir kahveyle taçlandırdım. Keyfim yoktu elbette, yoğun ve bunaltıcı bir hafta daha başlıyordu. Kapıdan çıkıp otobüsü kaçırmamak için koşar adımlarla ilerlerken, mutluluğumun da bir yerlerde yarım kalmış olduğunu düşündüm. Sabah serinliğine eşlik eden rüzgarla hafif üşüdüm. O anda ceketimi evde unuttuğumu fark ettim, “giyinirken bile bir şeyleri yarım bırakıyorum” dedim kendi kendime. Otobüste nihayet beşinpi durakta yaşlı, bakımlı bir kadının yanına oturabildim. Saatime baktım. 8:45 ti. O anda teyze “oğlum, saatiniz kaç acaba?” dedi, “sekiz kır” kelimeleri ağzımdan döküldü, “kırk beş” diye  daha” diye geçirdim içimden

Ofiste günaydın abi hoş geldin, nasıl yendik ama sizi’ diye her zamanki geyik halleriyle karşıladılar beni. Hafifçe gülerek karşılık yerdim. Kimseyle sohbet edecek keyfim yoktu. Neden bilmiyorum, D’yi uzunca düşünerek geçen zamanımdan sonra keyfimin yerine gelmesi için bir süreye ihtiyacım olurdu. Acaba ona da hala böyle şeyler oluyor mudur, diye düşündüm. Sahi, acaba ne yapıyordu şu an? Kahvaltı yapabilmiş miydi, yoksa her zamanki gibi sabah iştahsızlığı mı yaşıyordu? Belki de ona kahvaltı hazırlayan birileri vardı, belki benim kadar güzel omlet yapan biri… Hayır! İşte bu imkansızdı. Beni unutmuş, saçma muhabbetlerine birlikte devam eden C ve S’yi baş başa bırakıp koltuğuma yöneldim. Kafamı toplamalıydım. Yine de unuttuğum bir şeyler ol­duğunu hissediyordum, uzaklarda bir yerlerde düşünce­lerimin devamları varmış gibi… Sanki Alplerde bir kadın çamaşır asar gibi düşüncelerimi asıyordu, rüzgarda sav­ruluyorlardı özgürce ve beynime geri dönmüyorlardı.

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı