Faydalı Bilgilerİlginç Bilgiler Rekorlarİnsan ve Yaşam

KARA ÖLÜM  VEBA

KARA ÖLÜM  VEBA

KARA ÖLÜM  VEBA

Kara Ölüm’ün Avrupa nüfus değişimine olan büyük etkisi, toplumun sosyal temellerini de değiştirdi. Roma Katolik Kilisesi tarafından Museviler, Müslümanlar, yabancılar, dilenciler başta olmak üzere azınlıklara zulmedilmesine yol açtı.

Saint Roch Hastanesi-Viladethane-PiçhaneEtnografya Müzesi 1300’lü yıllarda Avrupa’da büyük yıkıma, ölümlere yol açan hastalığın adı Veba Salgınıdır. O zamanlar bu salgına, ‘Büyük Ölüm’ dense de, daha sonraki yıllarda, deri altı kanamaları nedeniyle ten renginin siyaha dönmesi ve sıkıntılı, kasvetli acı veren bir ölüme neden olduğu için ‘Kara Ölüm’ olarak adlandırıldı. Veba Asya’nın güneybatısında başladı ve 1340’lı yılların sonlarında Avrupa’ya ulaştı. Ortadoğu, Hindistan ve Çin’de yaklaşık 75 milyon kişinin ölümüne neden olan Veba, 1347’de Kırım’da bir Ceneviz Ticaret Merkezini kuşatan Kıpçak ordusunun vebalı cesetleri mancınıkla kentin içine atmasıyla Avrupa’ya bulaştırıldı.

Veba yüzünden, Avrupa nüfusunun üçte birinin öldüğünü yazar tarih kitapları. Hatta bazı tarihçiler, savaşlarda ve değişik zamanlarda meydana gelen salgın hastalıklarda kaybedilen insan sayısından söz ederken, Amerika’daki Kızılderili Soykırımlarından sonra bilinen en büyük salgının Veba olduğunu yazarlar. Bazı toplumlar, salgının nedenini, burçlara, hurafelere, cadılara bağladı. Cadı oldukları ileri sürülen kişiler, hastalıktan kurtulmak için yakıldı. Bazı toplumlar bu salgını, ‘Tanrı’nın bir gazabı’ olarak gördüler. Çareyi, kutsallık atfettikleri bir takım putlara, azizlere sığınmakta ve azizlerden kalan bir takım cisimlere başvurmakta aradılar. Bu yüzden hekimlik işini, din adamları üstlenmiş oldu. Kara Ölüm’ün Avrupa nüfus değişimine olan büyük etkisi, toplumun sosyal temellerini de değiştirdi.

Roma Katolik Kilisesi tarafından Museviler, Müslümanlar, yabancılar, dilenciler başta olmak üzere azınlıklara zulmedilmesine yol açtı. 1629–1631 yıllarında gerçekleşen İtalya salgını, Büyük Londra Salgını (1665–1666), Büyük Viyana Salgını (1679), Büyük Marsilya Salgını (1720–1722) ve son olarak da 1771 Moskova salgını sıralarında çevresinde dolanan bu Kara Ölümden Osmanlı da nasibini aldı. Osmanlı 100 yıla yakın bir süre Veba ile uğraştı.

VEBA OSMANLI TOPRAKLARINDA

Osmanlı, Avrupa ve Asya’da olduğu gibi, savaşlarda kaybettiği insan sayısından daha fazla insanı Sıtma, Kolera, Tifo, Tifüs, Humma hastalıkları ve en çok da Veba hastalığı nedeniyle kaybetti. Çevresini kuşatan ülkelerde var olan veba salgını Osmanlı’ya da sıçrıyordu. Osmanlı Ticaret gemileri ve donanma her sefere çıkışından ambarları istila eden farelerle dönüyorlardı. Fareler Vebayı dünyaya taşıyorlardı. Gemilerle gelenler, iskeleye yanaşıp karaya çıktıklarında aldıkları mikrobu, öksürükle, konuşurken saçtıkları tükürükle yayıyorlardı. Veba kıtlık, açlık ve doğal afetlerden sonra ortaya çıkıyordu. Sefalet ve doğal afetler, sağlıksız ortamları oluşturmuştu. Göçler de Vebanın hızla yayılmasına neden oluyordu. Salgının yayılmasında ulaklar, kervanlar, göçebeler, askerler ve en önemlisi vebadan kaçan insanlar rol oynuyordu. Osmanlı halkı fakirdi, garibandı. Ölümden sonra yakınlarının eşyalarını atmaz, yakmazdı. Ya eşe dosta dağıtılırdı eşyalar ya akrabalara. Giyeceklerdeki pirelerin de taşıyıcı olduğunun bilgisine sahip değildi Osmanlı halkı. Hastalık yayılıyor, ölümler artıyordu. Ölümlerin bin kişiye ulaştığı günler yaşanıyordu liman kentlerinde. İzmir, Selanik, Çanakkale, Kahire limanları taşıyıcılarla doluydu. Salgın insanları kırıyordu.

İZMİR SAİNT ROCH VEBA HASTANESİ

Komşu memleketlerde çıkan salgın İzmir’de de uzun yıllar önlenemiyor, ölümler sürüyordu. Kiminde 20 yıl, kiminde 25 yıl, kiminde 28 yıl süren Veba salgını yaşadı İzmir. İzmir’de günde 300 kişinin öldüğü bir dönemde yapımına başlandı bu St. Roch Veba Hastanesi ve Manastırı inşaatının. Saint Roch, 1295 yılında zamanın Mayorka Krallığı’nın önemli bir yerleşimi olan Montpellier’de doğmuş bir Azizdi. Montpellier Fransa’nın güneybatısında, Akdeniz kıyısında, Nîmes ve Béziers kentleri arasında denizden 10 km içeride Languedoc-Roussillon bölgesi ve Hérault merkezi olan komündü. St.Roch da o şehrin asil valisinin oğluydu. Azizlik ona Roma Katolik Kilisesi, Anglikan Kilisesi, Piskoposluk Kiliseler, Aglipayan Kiliseleri tarafından verildi. Azizlik de, öyle sıradan bir unvan falan değildi. Katolik inancına göre bir insanın ‘Aziz’ ilan edilmesi için mucize göstermesi gerekiyordu. Fransız Rahip Roch ‘tedavi edilemez’ denilen hastalıkları tedavi edebildiği için kiliseler ve Papalık makamı ona ‘Aziz’ unvanı verdi. Anne ve babasının ölümü üzerine mal varlığını yoksullara dağıtan biridir bu Aziz St. Roch. Bir salgın sırasında İtalya’ya gelen veba hastalığını, dua ve elle dokunarak mucizevi şekilde tedavi ettiğini yazıyor kitaplar. Dünya’nın birçok ülkesinde heykelleri ve adını taşıyan kiliseler var. İzmir’de bizim Bahribaba Parkı olarak bildiğimiz yerde, 1500’lü yıllarda Musevi Mezarlığı vardı. 1800’lü yıllarda bu Veba denilen salgın İzmir’e de ulaştı. O mezarlık arazisi üzerinde, 1831 yılında Vebalı hastaların tedavisi için St.Roch Hastanesi ve Manastırı’nın temelleri atıldı. Fransızlar tarafından inşa edilen yapıda; Efes’ten getirilen bloklar ve mermer mezar taşlarının kullanıldığını yazmaktadır tarihçiler. Binanın girişindeki mermerler de bunlardandır. Mimarı bilinmeyen bu yapının Neoklasik bir yapı olduğu söylenir. Neoklasisizm, Antik Yunan ve Antik Roma dönemine ait tarzların yeniden canlandırılmasıyla ortaya çıkan bir akımdır. Bu akımın en önemli özelliklerinden biri, önceki dönem olan Barok Sanatına ve aşırı süslemeciliğe duyulan tepkinin ortaya konulmasıdır. Bu binada Bizans mimarisinin izlerini taşıyan süslemeler de yer alır. Biraz karmaşık görünen mimari özelliklere aynen sahip bir binadır ‘Piçhane’ denilen bina Osmanlı kadını, ebeler yardımıyla evlerinde doğum yapmaktadırlar. Erkekler, kadınlarının, erkek doktorlara muayene olmasına izin vermemekteyken doğum yapmalarına izin vereceklerini beklemek hayalciliktir. Besim Ömer Paşa, ilk Türk Kadın doktoru Safiye Ali Hanımı Viladethane’de çalışmaya ikna eder.

İZMİR’DE VİLADETHANE / PİÇHANE

Osmanlıca Viladethane, Doğumevi demektir. Veled kelimesi karşılığı ise Çocuk, Piç, afacan anlamını taşımaktadır. Veledhane karşılığı da Piçhane’dir. Umm-i veled denildiğinde ise, ‘Efendisinden çocuğu olan nikahsız cariye’ anlamı vardır söylenmek istenilende. Ebelik Osmanlı toplumunda kadınlar tarafından icra edilen ve anadan kıza aktarılan bir uğraştı. Ebeler sadece çocuk doğurtmaz, kadınların mahrem alanlarına girebilmeleri sayesinde kadınlar arası yerel ilişki ağlarında önemli bir rol oynarlardı. Ebeler, bazen kadı mahkemelerinde cinsel suçlarla ilişkili davalarda tanık ya da bilirkişi olarak yer alırlar, dolayısıyla devlet ve kadınlar arası ilişkilerde bir tür aracılık işlevi taşırlardı. Doğum ancak bu ebeler nezaretinde yapılırdı. Bütün geleneksel toplumlarda olduğu gibi 16.yy Osmanlı toplumunda da evlilik dışı ilişkiler, çocuk doğurmak gibi olaylar tepki ile karşılanıyordu. Babasız çocuk doğuran veya nikahsız yaşayan kandınlar toplumca hoş karşılanmamış, şehrin asayiş amirinin gözetimine bırakılmışlardı. Ebelerin cemiyette saygıdeğer bir yeri vardı. Doğum günü yaklaşınca ebenin ceviz ağacından yapılmış ‘Doğum Sandalyesi’ eve getirilirdi. Bu sandalye oturma yeri at nalı biçiminde kavisli bir koltuk gibiydi. Anne adayı bu sandalyeye oturtulur; hazır bulunanlar kollarını sımsıkı tutar ve ebeyle birlikte tekbir getirirler, Fatiha süresini makamla ve yüksek sesle okurlardı. Kadınların ev dışında tedavi görmelerine ve doğum yapmalarına hoş bakmayan toplum o Viladethane’ye, ‘Veledhane / Piçhane’ ismini takar. Toplum, Doğumevine sadece babası belli olmayan çocukları doğuracak olanların gideceğini düşünmektedir. Böyle bir düşüncenin hakim olduğu bir dönemde bizim Vebalı hastaların tedavisi için kurulan St. Roch Hastanesi ve Manastırı 1845 yılında Fransızlar tarafından bir bölümü fakir ve kimsesiz Hıristiyanların bakılması için ve bir bölümü Zührevi Hastalıklar Hastanesi olarak kullanılır, bir bölümünde ise Viladethane (Doğum Evi) açılır.

İLK TÜRK KADIN DOKTOR

Safiye Ali’nin babası, Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid’in yaverliğini yapmış olan Ali Kırat Paşa, annesi Mekke Muhafızı Müşir Hacı Emin Paşa’nın kızı Hasene Hanım’dır. Özel eğitim almış olması yanı sıra Amerikan Kız Koleji’nden mezundu. Balkan Savaşı günlerinde cepheden gelen yaraların tedavisinde yardımları oldu. Bu dönemde doktor olmaya karar verdi. Ancak o yıllarda Osmanlı’da bir kadının tıp öğrenimi görmesine olanak yoktu. Safiye Ali, dönemin Maarif Vekili Şükrü Bey’in desteği ile Almanya’ya gidip Tıp eğitimi aldı. Kadın ve çocuk hastalıkları üzerine ihtisas yaparak İstanbul’a döndü. Türkiye’nin ilk kadın hekimi olarak mesleğine başladığında fakir çocukları tedavi etmeyi amaç edindi. Cağaloğlu’nda bir klinik açtı. Dönemin ünlü hekimleri Besim Ömer Paşa ve operatör Emin Bey’den büyük destek gördü. Viladethane ve Fransız, Kızılhaç örgütündeki kadınlar tarafından Türk kadın ve çocuklarına yardım için kurulmuş olan ‘Süt Damlası’ adlı kurumlarda çalıştı. Sonraki yıllarda Alman Doktor Ferdinand Krekeler ile evlenecekti bu ilk Türk kadın Doktor Safiye Ali.

VALİ RAHMİ BEY

25 Haziran 1873’te Selanik’te doğumlu Rahmi Bey, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucu üyelerinden ve İttihat Terakki Cemiyeti önderlerinden biridir. Rahmi Bey, 1893 yılında ‘Mekteb-i Hukuk-i Şahane’de okurken İttihatçılıktan tutuklandı. Sonra Avrupa’ya kaçtı. Avrupa’da, Abdullah Cevdet ile birlikte ‘Reşadiye Komitesi’ adı altında; Abdülhamid’i devirip yerine Reşad Efendi’yi geçirmeyi hedef alan gizli bir komitenin kurucuları arasında yer aldı. 1906 yılında Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucuları arasına katıldı.1908–1912 yıllarında, II. Meşrutiyet döneminin, İzmir mebusu oldu. 9 Eylül 1913’te İzmir Valisi olarak atanan Rahmi Bey, Musevi Mezarlığı’nın, 35 dönüm kadar arazisini istimlak ederek mezarlığı Gürçeşme’ye naklettirdi. Vali Rahmi Bey, St. Roch binasını ‘Müslüman Okulu’ olarak kullanılmasını planlıyordu. Başarılı olamayınca, istimlak edilen bu bölüme bir de okul yaptırdı.

İZMİR’DEKİ YUNAN ÜNİVERSİTESİ

1919’da İzmir’i işgal eden Yunanlılar buradaki okulu, Musevi Mezarlığı’ndan kalan taşları da kullanarak büyütmüşlerdi. Binanın duvar taşları arasında İbranice yazılı mezar taşları vardır. Bina, 1919 yılında, Ex-Oriente Lux (Doğu’dan Yükselen Işık) adıyla üniversite olarak kullanıldı. Atina’daki klasikçi üniversitenin aksine İzmir’e kurulan Doğudan Yükseliş Üniversitesi bir bilim akademisi olarak düşünülmüştü. Almanya’dan Yunan asıllı matematikte değişik teoremleri bulunan ünlü matematikçi Constantin Carathedodory buraya dekan olarak atandı. İşgal yılları içinde bu amaçla kullanılan bina 1923’te tekrar boşaltıldı.

ETNOGRAFYA MÜZESİ

Bu bina, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ‘Yetimhane’ olarak kullanıldı. Sonrası yıllarda uzun süre Hıfzısıhha Müessesesi ve Sağlık Müdürlüğü hizmet binası olarak hizmet veren bina, Etnografya Müzesi olarak düzenlenmek üzere 2 Aralık 1984 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredildi. İzmir’de etnografik eserler 29 Ekim 1978 tarihinden itibaren İzmir Atatürk ve Etnografya Müzesi’nin alt katında teşhir ediliyordu. 1985-1987 yıllarında restore edilen eski Sağlık Müdürlüğü binası Etnografya Müzesi olarak hizmete girdi. Eğimli bir arazide teraslanmış bir zeminde yükselen binaya mermer merdivenlerle giriliyor. Kule tipi bir taş yapı, dört tarafında 1. ve 3. katta kemerli; 2. katta kemersiz pencerelere sahip.İki yanı mermer sütunlu, üzerinde Bizans Dönemi’ni yansıtan süslemeler bulunan kapıdan girilen sahanlık bölümünden başlayıp helezonik olarak yükselen merdiven mermerlerin Efes’ten getirildiğini yazıyor tarihçiler. Etnografya Müzesi’nde, İzmir ve yöresinin 19. yüzyıldaki sosyal yaşamından örnekleri günümüze aktarmak amacıyla, nalıncılık, tenekecilik, çömlekçilik, göz boncukçuluğu, tahta baskıcılık, halı dokumacılığı, urgancılık, keçecilik ve saraciye gibi el sanatları örnekleri sergilenmektedir. Birinci katta İzmir’in ilk Türk Eczanesi ‘İttihat Eczanesi’ ve keçecilik, nalıncılık ve tenekecilik sanatlarının örnekleri; ikinci katta, yer alan vitrinlerde, farklı yörelerden derlenen Bebekler ve ahşap kaplı tavanı ile o yılları yansıtan, 19. Yüzyıl Gelin Odası; gelinlikler, oturma odası, sünnet odası, mutfak malzemeleri; Ege Bölgesi gelin başları, kadın süs eşyaları, Osmanlı Dönemi sikkeleri, el yazması kitaplar ve yazı takımları; dönemin silahları oklar, yaylar, zırh, kama ve tabancalar, halı tezgahı ve yöresel halı örnekleri vardır.

 

TİTANİC FACİASINDAN KURTULAN TÜRK

Tarihin, ‘Titanic Faciasından kurtulan Türk’ diye yazdığı Besim Ömer Paşa, 1912 yılında Titanic’e binmek için bilet almış ama zamanında yetişip gemiye binemediği için ölümden kurtulmuştu. Besim Ömer (Koşalay) Paşa, Tıp eğitimini İstanbul’da birincilikle tamamladıktan sonra Paris’e gitmiş, orada da kadın doğum konusunda dört yıl eğitim almış bir doktordur.1891 yılında İstanbul’a geri döner. Avrupa’da okuyup öğrendiklerini ülkesinde uygulamak istemektedir. Doğum esnasında ölen kadınların hayatını kurtarmalıdır. Doğum nedeniyle sakat kalan çocukların olmaması gerektiği inancındadır Besim Paşa. II. Abdülhamit, Viladethane (Doğum Evi) açılması isteğini kabul etmemektedir. Besim Ömer Paşa, İstanbul, Gülhane Parkı’nda bulunan Askeri Tıbbiye yakınındaki bir binada Kaçak olarak çalışmaya başlar ve ‘gizli’ olarak açılan ilk doğumevine doğum yapacak kadın bulmak için çalışmalara başlar. Besim Ömer Paşa gazetelerde yazdığı yazılarla bilimin çatısı altında yapılacak doğumun yararlarını halka anlatır ve cehalete karşı büyük bir savaş başlatır. Kurulan Doğumevinde görev yapacak doktor ve hemşirelerin eğitilmesi başlar. Viladethane’de, Askeri Tıbbiye son sınıf öğrencilerinin altışar kişilik gruplar halinde 24 saat nöbet tutarlar. Bu olanlar Osmanlı toplumsal yapısına terstir.

Mehmet Erdül

 

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı