Kültür-Sanat

Minyatür

Minyatür ve Minyatür Sanatı

Yaşamın ve zamanın dili: Minyatür

 

Benim adım Kazvin. Afrasayb’ın kızı… Yani Alp Er Tunga’nın. Benim adım bir şehrin adı oldu. Bir yanımda Hazar Denizi yani Caspium. Derler ki bu şehrin adı Hazar Denizi’nden geldi. İster denizden ister kadından gelsin, demek ki Kazvin adı aziz ve kadın. Demek ki Kazvin, öyle bir memleket ki kadim…”

Şu anda minyatürün dahisi olan Arya Kamalı, minyatürün Dali’si olmaya da çok yakın. Merak edenler, ilgi duyanlar yakın zamanda kendilerini Arya Kamalı’nın fırçasıyla can bulan yeni bir minyatür fikrinin, dönüşümün ve sanatsal dehanın tanıklığını yapacaklar. Soyut/somut, geleneksel/modern, geçmiş/şimdi/gelecek kavramlarını alt üst edecek, hepsini bir araya toplarken ayrı ayrı haz duyuracak çalışmalar çok yakında kapımızı çalacak.

Bu kadim şehrin (ki Alamut Kalesi’ne ev sahipliği yapar) İzmir’le ne ilgisi var? Hani derler ya ‘nerden nereye’ diye işte benim size anlatacağım hikaye ta Kazvin’den İzmir’e…

Dünya savaşlarla, barışlarla, insanoğlunun o bitmeyen varolma çabasıyla şekillenedursun 1960’lı yılların ortalarında İran’ın Kazvin’inde bir bebeğin ilk ağlaması duyulur. Adı Arya Kamalı. Beş erkek kardeşin dördüncüsü… Bir çocuk ki evlere şenlik. Kar küreme bahanesiyle buzdan kaydıraklar yapan, merdivenlerden koşarak inerken yuvarlana yuvarlana çocukluğunu yaşayan, o yuvarlandığı merdivenin sonu karanlık diye elektrik kabloları çeken; kabloları birleştirirken defalarca elektrik çarpan bir çocuk büyür Kazvin’de. Zeka, merak, enerji dolu ve başını belaya sokmaktan çekinmeyen bir çocuk… Hatta bir seferinde mahalle arkadaşlarını toplayıp futbol takımı kurar. Hem antrenörü hem kaptanıdır takımın. Güzel de bir maç ayarlar başka bir mahalle takımıyla. Maç deplasmanda. Oyunun tam orta yerinde bir çocuk, sahanın ortasından geçer de geçer. Şöyle hafif bir dokunur çocuğa, kafasıyla da işaret eder sahadan çık diye… Sen misin beni kovan, ufaklık sülalesini toplar gelir. Bizim kaptan bir bakar arkasına, takım tüymüş. Chun Lee filmlerinin meşhur olduğu zamanlar. Tek başına kalabalığa karşı dururken bir adım atar öne doğru, iki Chun Lee taklidi derken bir bakar ki kalabalık geriler. Tam da filmlerde olduğu gibi…

Derken, o kadar da film değil ya hayat gerisin geri uçar bizim çocuk. Kalabalık ona yetişemez tabi. Arya’nın babası zamanın ilk radyolarını ilk tamir eden ustalardan aydın, bilgili bir insan…

ama bu ustanın bir mahareti daha var. Bir yandan ustalık bir yandan babalık yaparken bir de minyatür yapar. Sanat değerse insana sarar sarmalar. Bu güzel adamın en büyük oğlu da minyatür yapar. Bizim haşarı çocuk Arya hani meraklı ya; bir babasına bakar bir de abisine, sanat tohumunu da alır filizlendirir içinde. Ama henüz farkında değildir o filizin yeşerdiğinden. Babası ve abisi bunca güzel minyatür yaparken, ilkokul çağlarındaki Arya’yı da resim yarışmasına gönderir okulu. Ama ne mümkün… Aman ben ne resmi yapsam derken Arya, o küçücük yaşında hem de büyük umutlar beslenirken ona, sondan birinci olur. Ama gönlündeki asıl birincilikten kimsenin haberi yoktur. Bir gün coğrafya dersinde kitabın sayfasını çevirir Arya. Konu; dünya limanları. Sayfanın bir köşesinde bir liman fotoğrafı. Arya o fotoğrafı hiç unutamaz. O fotoğrafta İzmir vardır, İzmir Limanı….

Bir yaşam şekillenirken kimse bozamaz bunu. İnsanın kaderinde ne varsa gelir yakalar. İster kadercilik deyin buna ister tesadüf. Ateist de olsanız teist de veya nihilist kimse kaçamaz yaşamın getirdiğinden. Arya Kamalı, liseyi birincilikle bitirir ve yurtdışında okumayı hayal eder üniversiteyi. Pasaport, vize her şey tamamdır, dil kurslarına gider. İspanya’ya gidecektir. Mühendislik ya da fen, matematikle ilgili bir bölüm… Bu tatlı hayaller içindeyken İran karışır. Şah, Humeyni, İslam, devrim, değişim, petrol, Amerika…. Neler oluyor demeye kalmadan Irak ve İran savaşın eşiğine gelir. Bizim haşarı çocuk dediğimiz Arya Kamalı genç bir delikanlıdır o zaman. Hem de eğitimini sürdürmek için ülkeden ayrılmak üzeredir. Kimseye ‘ülkeden kaçtı’ dedirtmez. Eğitimini askıya alır ve üç yıl piyade olarak savaşır ordunun en önünde… Sonunda durulur sular ve eğitim şansı yine çalar Arya Kamalı’nın kapısını… Bursa’da bir arkadaşı vardır, onun yanına gider. Amerika’ya mı gitsem ne yapsam diye düşündüğü zamanlardır. Türkiye’de üç kez üniversite sınavına girer. Birinde çok sevdiği Adana’yı tutturur, gider, vazgeçer. Sonra Ankara; ondan da vazgeçer. Hayalinde mühendislik vardır, bu iki şehirde de mühendislik kazanır ama yine de bir kez daha dener şansını. Ve İzmir… Ege Üniversitesi Gıda Mühendisliğini kazanır. Çocukken coğrafya kitabında gördüğü İzmir’le ilk karşılaşması beynine kazınır ve bir daha çıkmaz. Arya Kamalı, “O zamanlar Basmane Garı’ndan dönerdi otobüsler. Gardan döndük ilerliyoruz. Palmiye ağaçları arasından ilk kez körfezi gördüm. Öyle muhteşem bir andı ki hiç unutamam hala gözümün önündedir” sözleriyle anlatıyor İzmir’le ilk buluşmasını, bir kente aşkın ilk anını. 1980’lerin o ilk manzarasında İzmir, minyatür sanatçısıyla tanıştı. Babasından, abisinden öğrendiği aile geleneğini, aslında milattan önceye dayanan minyatür sanatını İzmir’de sürdürecektir.

Henüz kendisinin bile haberi yoktur o zamanlarda hayatını İzmir’de sürdüreceğinden hatta “Ben aslında Türkiye’den geçiyordum. Kalmak niyetim yoktu. Ama geçemedim, kaldım” sözleriyle anlatır Türkiye’ye bağlanışını. Üniversite yılları, biraz ticaret, minyatürü hediyelik eşyada kullanarak hayatını kazanmak ama aslında hep sanatı özlemek… 1994 yılında Kızlarağası Hanı’nda ilk yerini açar. Sonra Geleneksel sanatları yaşatmak adına eski bir ev kiralar. Uğraşır para, zaman, emek harcar tüm enerjisiyle. Ama olmaz bir türlü. Bu hayal başlamadan bitince evinde dinlenmeye çekilir bir süre. İşte o zaman, eskiden beri düşündüğü bir projeye başlar. İzmir minyatürleri… İzmir’i geçmişiyle, şimdisiyle, düşlediği her haliyle minyatüre döker.

Onun için İzmir bir ‘Melekler Şehri’dir. Arya Kamalı İzmir’i minyatür diliyle anlatır. Minyatür geçmişi, bugünü, yarını anlatan bir dildir “Hocam size nasıl hitap edelim; minyatür sanatçısı, nakkaş, nasıl söyleyelim istersiniz?” diye sorulduğunda “Minyatürcüyüm ben.

Özellikle bir şey söylemeye gerek yok, minyatürcü deseniz yeter” diyecek kadar mütevazı olan Arya Kamalı, usta ve sanatçı, minyatürü anlatıyor: “Ben ilk eğitimimi babamdan ve abimden aldım. Ailemden öğrendiğim en güzel şeylerden biri sanata bakıştı. Özellikle abim, üretiminin de söyleminin de kendine özgü olması gerektiğini anlatırdı hep. Bir başkasından duyduğunu kendi sözünmüş gibi söylememek; bir başkasından gördüğünü sanki ilk kendin yapmışsın gibi çizmemek gerekiyor. Ben bunu küçük yaşlardan beri uyguladım. Hem sanatta hem de kendi hayatımda çok faydasını gördüm. Bir şeye nasıl baktığınız, beklentileriniz de önemli. Siz bir şeye baktığınız zaman o şeye önce ne olarak bakıyorsunuz? Bir şeye baktığınızda ne görmeyi bekliyorsanız onu görürsünüz. Bir elma ağacına bakıyorsanız ondan elma beklersiniz. Karpuz ya da portakal beklemezsini. Bu zihniyet baştan hatalı başlarsa sonrası da hatalı gider. Üretmek için anlatacak bir şeyiniz olması lazım. Bakın, minyatür sanatı da tarih boyunca fotoğraf makinesi üretimine kadar onun görevini yaptı. Padişahları, savaşları, eğlenceleri aktardı. Fotoğraf makinesi üretildiği anda minyatürün o misyonu bitmiştir. Ama yeni bir misyon başlamıştır. Maalesef bu misyon Türkiye’de çok tanınmamış, belki anlaşılamamış ki bu ciddi bir sorun.

Türkiye’de minyatür sanatına ya geçmişte kalan bir sanat olarak bakıyorlar ya da ‘duvarlarda süs olacak, padişahın portresi olacak, tezhiple beraber tamamlayacak…’ ama hayır minyatür tezhibin tam zıttı olan bir sanattır. Minyatür bir anlatım dilidir. Bugünü anlatıyorsunuz, dünü anlatıyorsunuz, yarını anlatıyorsunuz. Bu dil o kadar kolay o kadar sadedir ki… Şöyle anlatayım; şimdi kalkıp yakınlarda bir köye gidelim. Orada Türkçe konuşursanız mı daha iyi anlaşırsınız yoksa Fransızca, Almancayla mı? Tabi ki Türkçe, çünkü anadilleri Türkçe. İşte minyatür gibi geleneksel sanatlar da halkın anadili gibidir, bu halkın sanatıdır. Minyatür diliyle insanlara çok rahat çok kolay ulaşabilirsiniz. Ama bunu bir kenara bırakıp birdenbire modern olan farklı dallarla o insana ulaşmaya çalışırsanız başarısız olursunuz. Size aval aval bakar gider. Ama aynı köylü buraya geldiği zaman minyatürlerin karşısında saatlerini geçirebiliyor. Çünkü o zaman kendi diliyle konuşuyor.” Aşk, emek ve sabır Arya Kamalı, zamanının büyük çoğunluğunu Kızlarağası Hanı’ndaki atölyesinde geçirse de evinde de küçük bir atölye oluşturmuş. Eserlerinin sayısını kendisi bile bilmiyor. Yetenek, çok çalışmak elbette önemli ancak sanatın olmazsa olmazlarından biri de hayal gücüdür: “Bazen çok güzel bir şeyi hayal ediyorum, çok güzel başlıyorum ama sonra öyle bir aşamaya geliyor ki başlangıçtaki kadar etki bırakmıyor bende. Ama ben eserde tıkandığım bir nokta olursa genelde bir kenara bırakırım. Aylarca yıllarca durabilir.

Bazı işler de kayar gider çok da keyifli olur. Kimi zaman yaptığım çok özel bir çalışma gelir aklıma, her yerde minyatürler var, ararım bulamam. Ama günü gelince kendiliğinden ortaya çıkar. Hayatta hiçbir şey tesadüfle değil her şey olması gerektiği şekliyle olur. Hayatımızı etkileyen bilmediğimiz etkenler bildiklerimizden çok daha fazla bence. Bir de her usta kendisinden sonra bir iki öğrenci bıraksın ister. Ama sadece ustanın istemesiyle olmuyor. Karşı tarafta da o aşk olacak, emek vermek lazım, sabır gerekiyor… Her meslekte her şeyde böyledir.” Minyatürle zamanda yolculuk İzmir’de yaşıyorsanız ya da İzmir’e yolunuz düşerse ‘Kızlarağası Hanı’nı mutlaka ziyaret edersiniz.

Bu kaçınılmazdır. Boyozun tadına bakmadan, gevrekten bir ısırık koparmadan, Kordon’da çiğdem keyfi yapmadan, Karşıyaka’ya bir selam çakmadan, rakı-balık-rokayı aynı sofrada görmeden İzmir’in tadı nasıl alınmıyorsa; Kemeraltı’nı şöyle bir turlamadan, Kızlarağası’nda kahve içmeden de ‘İzmir’e gittim’ ya da ‘ben İzmirliyim’ denmez. İşte, İzmir’in tadına varırken, Kızlarağası’na uğradığınızda bir de Arya Kamalı’nın minyatür atölyesine uğrayın derim. O tarihi mekanın yılları kucaklayan nefesinde Nuh’un Gemisi’ni, Kitap Taşıyıcısı’nın emeğini, Efelerin gururunu, İzmir Yangını’nın hüznünü, Yalıçapkını’nın neşesini, Çini’nin turkuazıyla mavisini, Osmanlı’nın gizemini, Cumhuriyet’in değerini, Ruh’un anlamını, gerçekliğin heybetini seyreyleyin. Benim burada size anlattıklarım, sadece başlangıç. Siz bir de o ufak atölyenin girişinde durun, derin bir nefes alın ve eşikten adım atın. Yolculuğunuz başladı, yolunuz açık olsun…

İpek Yaşar

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı